5 Şubat 2009 Perşembe

yayımlanmış çizimlerimden...

eylül 2003 ve aralık 2004 arasında aylık yayınlanan izmirplus dergisinin son sayfalarına yazıp çizdiğim karalamalar














































































30 Ocak 2009 Cuma

ben şimdi ne resmi yapacağım?

Ben şimdi ne resmi yapacağım?
Yaz başlıyor. Sıcak daha şimdiden yakıyor. Gene su olmayacak diyorlar. Kimi tasarruf planı yapıyor kimi – yeni moda- yağmur duasına çıkıyor. “Susuz yaz” nasıl resmedilir?
Geçen hafta Cunda’yı gördüm, yaşadım. O güzelim eski evler, o evlerin yaşlı kapıları, o kapıların gelip geçmesine izin verdiği mutlular, üzgünler, küsler, gelinler, sünnetlik çocuklar. Üst üste boyanmış altta sarılar maviler kahvelerle; her nesli başka korumuş kapılar. Bi kapı soyutlandığında yine de gizler mi içerisini yabancı bakışlardan? O ıhlamur kokusu ne renkte hayat bulur kapının yanında?
Atölyenin sokağında belki on tane kiralık dükkan var. Eski eczaneler, kitapçılar, kebapçılar… Şimdi kepengi çekmiş hayallerine; kabullenmiş “her şeyin başı para kardeşim” diyor bir sağlık dağıtıcısı. Şimdi bu adamı resmetsen; bu hayalkırıklığı nasıl oksit sarı patlamaz mı resmin ortasında?
Ekonomi çökmüş, hayatı yabancı bankalar satın almış; kendi adaletince dağıtıyor. Bütün gözler ağlıyor. Bazı gözler başka görüyor, “her şey güzel ağabeycim; ne varmış ülkede?” diye soruyor. Güneşin batışında; rüzgarın esişinde, bir bebeğin gülüşünde görememiş de tanrıyı; bizzat kendi bilinciyle, üste para alıp üstelik, Amerika’dan ithal etmiş inancı arkadaş. Üç kuruş menfaat için satarken onurunu; kadının kafasına mı kendi gözlerine mi bağlasın karar veremediği o bir parça bezin üzerine, ne desenler tasarlanır asıl şimdi. Çok renkli şekillerden mi resim yapıp anlatsak bu durumu acaba figüre gerek var mı?
Tam satıra başlarken su faturasını getirdi oğlan. Arkasından adres sormaya geldiler; bir de tablolara bakmaya gelmiş bir teyze; şoförünün, kapının önündeki yaya kaldırımına dambır dumbur çıkardığı cipinden inip güneş gözlüklerini çıkarmadan. “Çok para değil mi bunlar?” diye azarlayıp; aslında sanatı ne çok sevdiğinden; kendinin de son 6 aydır resim yaptığından ; hatta resimlerinden birinin kocasının sanattan çok anlayan mütahit arkadaşı tarafından nasıl alındığını; geçen İtalya seyahatinden bilmemkaç bin dolara bir heykelcik aldığı galeri tarafından nasıl sergilenmek istediğinden söz ettikten ve bana tablolarımın zeminindeki dokuyu nasıl yaptığımı sorduktan sonra atölyeden çıkıp; cipinin arka koltuğuna binip gitti. Biraz arkasından baktım;cip gitti eksoz homurtusu daha sonra ayrıldı sokaktan. Kafam dağıldı biraz. Nerde kalmıştık?
Annem Girit kökenli bir İzmirli. Babam Kayserili bir Türkmen alevisi. Ben ortaokuldaydım; kız kardeşim ilkokulda. Bir yerlerden duymuş; tam kahvaltı ediyorduk; “anne” dedi “alevi-sünni” ne demek?” Annemle babam birbirine baktı; babam” kızım ben aleviyim annen sünni. Biz bunun konusunu etmeden 20 sene önce evlendik. Size de bunun konusunu yapmak, insan ayırt etmek yakışmaz” dedi. “ O zaman” dedi kardeşim “biz alesü müyüz?” . Şimdi sen böyle bir adam ol; canım vatanımı bu anlamsız ayrımlardan çıkardıkları politikalarla yönetsinler, batırsınlar; sen kalk elma armut resmi yap. Ülkeni az pişmiş kanı üzerinde biftek gibi bir lokmalık parçalara bölmeye çalışan bir adamı resmetsen; “güzel” olur mu? Kimse bir aylık dükkan kirası parası verip; alıp salonunun duvarına asar mı?
Bir insan neden resim yapar ki zaten? Anlatır mı, öğretir mi, eleştirir mi? Yoksa sadece üretir mi? Belki de bir hikayesi felsefesi yoktur resmin. Sadece bir çizme isteği midir yoksa? Senden başka kimseyi ilgilendirmez mi? Eğer öyleyse neden bu ayak uyduramayış, kabullenemeyiş? Neden elalem gelip geçerken sokaktan; bir tek senin tutup çıkarman o binanın rengiyle önündeki adamın üstündeki gömleğin kontrastındaki etkiyi, ve arkasından aynı kontrastın aslında nasıl bir uyum içinde olduğunu keşfetmeler; o keşfi hayata uygulamalar; hukukta karşılığını bulmalar; “evet bu araba da çok güzelmiş” hayallerinin araya insanca girişleri; o renklerden birini o arabanın üstünde hayal etmeler; sonra bir önceki gün yolda gördüğün o amcanın duruşundaki garibanlığı düşünüp kendine kızmalar; sonra gene o kontrasta dönmeler;
düşünmeler; düşünmelerle uzun zamandan beri ilk kez dükkana giren o müşteriyi aramayı unutmalar; “bir daha hiç kimse girmeyecek dükkana” endişeleri yine yine yine…
Eğer sadece çizmekse resim yapmak, ne bok yemeye bu kadar yorulmalar? Tanrı zaten vermiş çizebilme yeteneği; boya geç tuvalleri işte; ne gerek herkes uyurken uyanmalara; içine sindirememelere; yorumlamalara. “Dokunabilirsiniz” yazsam bir tuvalde manzara resminin üzerine dekonstrüktif olur mu?
Yine dağıldı kafam. Yemek getirdi pizzacı oğlan. Bi geldi içeri ağlamaklı. Motorun arkasındaki paketleri çalmışlar; “yevmiyemden kesecekler şimdi” diyor. Geri gitti küfrede küfrede.”Abi insan bu kadar şerefsiz olur mu yaa?” diyor. Bu paketlere tenezzül eden… Bu yemeğe ihtiyacı olan… Bu kadar düşmüş insan…Bu insanları bu hale düşürüp bir de “üç çocuk yapın muhakkak” diyenler… Çalanların gözünden o yemeği duvar kenarında oturmuş yiyen sokak çocukları; arkada dokulu bi zemin; çocukları tek renk yaparım duvar kırmızı olsa… Motorcu çocuğun patronun karşısında duruşu; vücut dili önemli; bir fırça darbesiyle çizsem ; oğlanın “halbuki ben yemedim aylardır bir dilim pizza” ironisi… Pizza çok lüks oldu ekmek mi olsa?... Patronun “sistemli ve disiplinli olmak lazım” kararlılığı ile çocuktan kestiği on liranın fotokopide büyütülüp kontraplağa yapıştırılmış suretine yarı transparan boyayla yan yana ve sürekli “just business” yazsam? Kavramsal sanat ……………………………. Palette dondu akriliklerim. Tuval iki saattir bana bakıyor. Sahi ben ne resmi yapacağım şimdi?